Suç ve Ceza Nasıl Okunmalı?
Giriş: Dostoyevski’nin Efsanesi ve Bugünün Düşünceleri
Herkesin “Suç ve Ceza” dediğinde aklına gelen ilk şey ne? Rus edebiyatının en önemli başyapıtlarından biri olduğu kesin. Peki, bu kitap gerçekten sadece hırsızlık, vicdan azabı ve cezadan mı ibaret? Yoksa 1866’da yazılmış olmasına rağmen bugün de hala içinden çıkılabilir bir felsefi mesele mi sunuyor? “Suç ve Ceza”yı okumanın zamanı geldi, diyorsanız, bu yazı tam size göre. Ancak önce bir parantez açayım: Bu kitaba sadece “suç ve ceza” üzerinden yaklaşmak, elbette bir yanılgıdır.
Suç ve Ceza’nın Güçlü Yanları
Dostoyevski, “Suç ve Ceza”da sadece bir suçun işlenmesini değil, o suçun arkasındaki insanı, psikolojisini ve vicdanını inceliyor. Bunu da o kadar derinlemesine yapıyor ki, Raskolnikov’un dünyasına girmemek imkansız. Bir cinayet işleyip vicdanını sorgulayan bu karakteri okurken, “Ben olsam ne yapardım?” sorusu sıkça zihnimizde yankılanıyor.
Kitabın en güçlü tarafı, her şeyin altını dolduracak kadar derin ve her türlü çözümü sorguluyor olması. Raskolnikov’un içsel çatışmalarını, kendi kendine uyguladığı adalet anlayışını, kendini mantıklı ve ahlaki açıdan haklı gösterme çabalarını okurken, biz de ona en yakın olan ve en uzak kalan noktaları hissediyoruz. İnsan doğasını anlamak isteyenler için Dostoyevski’nin bu kitabı, ne yazık ki başka hiçbir romana benzemiyor.
Bir de tabii, kitabın toplumsal eleştirisi var. Rus toplumunun sıkışmış yapısı, bireysel hırs ve genel adalet anlayışını sorgulamak, sadece 19. yüzyılda yaşayanlar için değil, günümüzdeki toplumlar için de önemli bir mesele. Ekonomik eşitsizlik, adalet sistemi ve bireysel sorumluluklar gibi evrensel temalar, “Suç ve Ceza”yı okurken çok yakın bir yerden hepimizi etkiliyor.
Suç ve Ceza’nın Zayıf Yanları
Evet, kabul ediyorum: Kitap felsefi açıdan harika bir yapıt, ama bir o kadar da… sıkıcı! Eğer bir roman okurken aksiyon ya da olay akışını hızla isteyen biriyseniz, “Suç ve Ceza” her an sizi bayabilir. Felsefi diyaloglar, karakterlerin derin iç hesaplaşmaları, günümüzde okurun sabrını zorlayabilir. Özellikle gençler için bu, biraz daha sabır gerektiren bir kitap olabilir. Çünkü Dostoyevski’nin sürekli karakterin ruh haline inmesi, olaydan ziyade içsel çatışmalara odaklanması, romanı her zaman dinamik tutmuyor.
Bunu da neden söylüyorum? Çünkü bazen Raskolnikov’un 50. kez kendi vicdanını sorgularken ben de kendi akıl sağlığımı sorgulamaya başlıyorum. Hani okurken içinizde bir yerlerden “Evet, evet, anladım, sıkıldım!” diyen bir ses duyuyor musunuz? Çünkü Dostoyevski, psikolojik derinliği o kadar fazla kullanıyor ki, bazen kitabın temposu gerçekten düşük kalıyor. O yüzden “Suç ve Ceza”ya başlarken gerçekten hazır olduğunuzdan emin olun.
Suç ve Ceza’nın Bugün Bizimle Ne İlgisi Var?
Birçok kişi Dostoyevski’yi, “Ya, tamam, o dönemin insanını anlamak zor iş, bana ne?” diyerek geçiyor. Ama işin ilginç yanı, “Suç ve Ceza”nın 150 yıl sonra bile günümüz insanını aydınlatması. Şu günlerde gerçekten bir “Raskolnikov” olmasak da, Raskolnikov’un içinde bulunduğu toplumsal sistem ve adalet anlayışını sorgulamak hala geçerli.
Bunu biraz daha açayım: Kitap, toplumdaki adalet anlayışını sorguluyor ve biz de her gün toplumsal eşitsizliği gözlerimizin önünde görüyoruz. İster İstanbul’un trafiğinde saatlerce beklerken, ister sosyal medyada gördüğümüz adaletsizliklere tepki verirken olsun, “Suç ve Ceza” aslında bizlere günümüz adaletinin ne kadar zayıf olduğunu hatırlatıyor. Hadi, biraz cesur olalım: Bizim toplumumuzda da bireysel sorumluluk ve adalet, çok kolayca bükülebilen ve kişisel çıkarlar için maniple edilebilen bir şey değil mi?
Yani bu kitap, bizi sadece bir “cinayet ve vicdan azabı” öyküsünden fazlasına yönlendiriyor; aynı zamanda bireysel ve toplumsal adaletin sorgulanması gerektiğini hatırlatıyor.
Dostoyevski, Bir Mahkeme Mi Kuruyor?
Bu kitabı okurken bir noktada şunu sormak gerek: Dostoyevski aslında bir mahkeme mi kuruyor? Raskolnikov’a “İyi bir adam değil” diyoruz ama Raskolnikov’un yaptığı eylemde, içinde yaşadığı toplumun bozuk düzeninden dolayı bir yansıma da var. Hani biz de bazen hayatımızda, “Yapmak zorundaydım” dediğimizde, bunu doğru olarak gösterme çabasında değil miyiz? “Suç ve Ceza” bize, yalnızca “suçlu” bir insanı değil, suçluluğunun toplumsal ve bireysel kökenlerini de sorgulatıyor. Yani, belki de bizim de her gün sorgulamamız gereken şey, kendimizi ne kadar “suçlu” hissettiğimiz değil, toplum olarak yaptığımız yanlışlar!
Sonuç: Suç ve Ceza’yı Nasıl Okumalıyız?
Bence “Suç ve Ceza”yı okumalıyız ama doğru bir şekilde. Bunu okurken, sadece karakterin suçunu sorgulamamalı, aynı zamanda o suçun toplum tarafından nasıl büyütüldüğünü, hangi şartlar altında yapılması gerektiğine karar verildiğini de sorgulamalıyız. Bunu yaparken de sadece felsefi derinliklere dalmakla yetinmemeliyiz. Bugün, 21. yüzyılda, “Suç ve Ceza” sadece bir psikolojik roman değil, toplumsal adaletin sorgulanması gereken bir manifesto olabilir.
Kısacası, Dostoyevski’nin bu kitabını sadece bir suç ve ceza öyküsü olarak okumak eksik olur. Bunu okurken, Raskolnikov’un başına gelenleri anlamaya çalışmak yetmez; toplumun, bireysel suçluluğu ve kolektif vicdanı nasıl şekillendirdiğini de görmek gerek.